İstanbul’un kalbinde, duvarları geçmişin fısıltılarını saklayan Büyük Londra Oteli’nde başladı Melisa ile Oğuzhan’ın hikâyesi. Yüksek tavanlardan süzülen ışık, kristal avizelerin altında ağır ağır dolaşırken; iki insanın birbirine yaklaşan adımları, şehrin bütün gürültüsünü susturdu. Bu bir düğün çekiminden fazlasıydı. Bu, İstanbul’un içinde yaşayan bir aşkın fotoğraflara sızan hâliydi.


Sabah saatlerinde otelin salonlarında dolaşırken Melisa’nın yüzündeki heyecan, Oğuzhan’ın bakışındaki sakin güvenle buluştu. Aynalar, perdeler, eski halılar… Hepsi bu ana tanıklık etmek ister gibiydi. Benim içinse iş, onları pozlara sokmak değil; oldukları hâliyle, en gerçek gülüşleriyle yan yana kalmalarını sağlamaktı. Çünkü en güzel kareler, kendiliğinden olanlardı.

Büyük Londra Oteli’nden çıktığımızda İstanbul sokakları bizi bekliyordu. Taş duvarların, dar geçitlerin, ansızın açılan manzaraların arasında yürürken şehir adeta üçüncü bir karaktere dönüştü. Sokak lambalarının altındaki kısa duraklar, bir bakış, hafif bir kahkaha… Hepsi gün batımına doğru çoğaldı. Boğaz’ın rengi değişirken, Melisa ile Oğuzhan da zamanın dışına taşan bir ana yerleşti.

İstanbul sokak çekimi, bu hikâyeye nefes aldırdı. Kalabalığın içindeki o küçük yalnızlık hâli, iki insanın birbirine yaslanmasıyla anlam kazandı. Fotoğraflar ilerledikçe fark ettim ki; bu çift, kamerayı unutmuştu. İşte o anlarda, gerçek düğün hikâyesi ortaya çıkar.
Çekim bittiğinde Melisa’nın yüzünde rahatlamış bir mutluluk, Oğuzhan’ın omuzlarında tatlı bir yorgunluk vardı. Vedalaşırken hissettiğim şey şuydu: Bu fotoğraflar yıllar sonra açıldığında, sadece nasıl göründüklerini değil, o günü nasıl hissettiklerini de hatırlayacaklar. Benim bütün amacım da tam olarak bu.
