Kapadokya sabahları sessiz başlar. Taşın, toprağın ve rüzgârın yüzyıllardır fısıldadığı hikâyeler vardır burada. Peri bacaları, sanki her gelen aşka yer açmak için biraz daha yana çekilir. İşte Yasemin ve Özgür’ün hikâyesi de tam burada başladı; gökyüzüne usulca yükselen balonların altında, zamanın yavaşladığı bir sabah.

Otantik halıların serildiği eski bir avluda, renklerin ve dokuların arasında yürüdük önce. Halıların desenleri, Kapadokya’nın geçmişinden bugüne taşıdığı hatıralar gibiydi. Yasemin’in zarif duruşu, Özgür’ün sakin gülümsemesiyle birleşince, fotoğraf çekmek değil de bir anıyı saklamak gibi hissettirdi. Deklanşöre her bastığımda, bu coğrafyanın onların aşkını çoktan kabul ettiğini düşündüm.
Peri bacalarının arasında, Aşk Vadisi’nde ve mağaraların serin gölgesinde devam etti yolculuğumuz. Taş duvarlar yankı yaptı gülüşlerine, dar patikalar iki kalbi biraz daha yakınlaştırdı. Kapadokya, her köşesinde başka bir yüzünü gösterirken Yasemin ve Özgür de her karede başka bir duyguyu ortaya koydu. Bazen sessiz bir bakış, bazen içten bir kahkaha… Hepsi gerçek, hepsi olduğu gibi.


Gün batımına yaklaşırken toprak kızıl bir renge büründü. Ufuk çizgisi uzadı, gölgeler yumuşadı. Ve yılkı atları çıktı karşımıza… Özgürce koşan, rüzgârla yarışan atların arasında yapılan çekim, günün en unutulmaz anı oldu. Güneş, Kapadokya’nın ardında yavaşça kaybolurken Yasemin ve Özgür’ün yüzlerinde sadece mutluluk vardı. O an, fotoğraf değil; bir masalın son cümlesini yazıyorduk.
Çekim bittiğinde yorgun ama hafiftiler. Mutlu, huzurlu ve bu topraklara bir anı bırakmış olmanın verdiği o güzel hisle ayrıldılar. Benim için düğün fotoğrafçılığı tam olarak bu: Çiftlerin kendileri gibi oldukları, güldükleri, sarıldıkları ve günün sonunda kalplerinin biraz daha dolu olduğu hikâyeler anlatmak.
