Gün bitti sandığımız yerde aslında hikâye yeniden başladı. Başka bir gün, başka bir ışık altında buluştuk İrem ve Semih ile… Bu kez Hidiv Kasrı’nın taş duvarlarında yankılanan tarihin huzuru vardı yanımızda. Gölgenin ve güneşin birbirine yaslandığı, çiçeklerin usul usul koktuğu bir sessizlikte yürüdük. Sanki zaman, bu çiftin hatırına biraz duruyor, biraz nefes alıyordu. Kasrın geniş bahçeleri onların adımlarına kulak kesilmişti; her poz, her küçük gülümseme, geleceğe yazılmış birer hatıraydı.
Dış Çekim Klibi
Düğün Hikayesi Klibi

Sabahın taze ışıkları henüz günün omuzlarına yaslanmamışken başladık İrem ve Semih’in hikâyesine. Gün, sanki onların mutluluğunu taşımak için biraz daha yumuşak, biraz daha ağır akıyordu. Bir çiftin birbirine bakışından doğan o sessiz anlaşma vardır ya; kelimelere değil, ruha dokunan… İşte o bakışla açtı kendini bu uzun gün. Beykoz’un yeşilliği, yüksek ağaçların arasından süzülen kuş sesleri ve Senfoni Garden’ın içten kalabalığıyla birleşip bir masalın ilk sayfasını araladı.

Arkadaş grupları öyle taşkın bir neşe ile doldurdu ki bahçeyi, insan ister istemez gülüşlerin arasından geçen rüzgâra minnet duyuyor. Her kareye bir coşku, her adıma bir kutlama ekleniyordu. Ben de elimdeki kamera ile yalnız görüntüleri değil, o anların ruhunu saklamaya çalışıyordum. Çünkü her düğünde öğrendiğim bir şey varsa, o da şudur: İnsan sevincinin fotoğrafı, ışığın değil, kalbin izlerinden oluşur.


Çekim bittiğinde, yüzlerinde hep gördüğüm o aynı şey vardı: İçten bir mutluluk. Benim işimi sevmemin asıl sebebi de bu—bir çiftin günün sonunda bana dönüp “iyi ki” demesi. Fotoğrafların ötesinde bir şey bu; insanın insana iyi gelmesi, bir anıyı güzelleştirme sorumluluğu, samimi bir bağ kurabilme şansı…
Her düğünde yeniden büyüdüğüm, her çekimde yeniden sevdiğim şey işte tam olarak bu.

Eğer siz de düğününüzün hikâyesini yalnızca fotoğraflarda değil, kalbinizde de yaşatmak isterseniz; İstanbul’un en güzel köşelerinde, ışığın en nazik anlarında, mutluluğunuzun peşine birlikte düşebiliriz.