Sabah İstanbul henüz uyanırken başlar bazı hikâyeler. Boğaz’ın suyu ağır ağır nefes alır, martılar sesini kısmaz, şehir henüz acele etmez. Refik ile Sıla’nın düğün günü de tam böyle başladı. Ortaköy Polis Evi’nin Boğaz’a değen kıyısında, günün ilk ışıklarıyla birlikte bir düğün hikâyesi yazılmaya başladı.

Düğün hikâyesi dediğimiz şey, yalnızca güzel anların bir araya gelmesi değildir. Asıl mesele, gözden kaçanları yakalayabilmektir. Gelinin elbisesini düzelttiği o küçük an, damadın uzaklara dalıp bir nefes aldığı saniye, sabahın sessizliğinde duyulan ayak sesleri… Sabahtan gecenin sonuna kadar her anın bir anlamı vardır çünkü aşk arada değil, her yerdedir.

Refik sakinliğiyle, Sıla gülüşüyle doldurur günü. Boğaz hemen yanlarında akar; sanki onların heyecanını biliyormuş gibi durulmaz, durmaz. Ortaköy Polis Evi’nin bahçesinde yapılan nikâh anı, çiçeklerin arasından süzülen ışıkla birlikte hafızaya kazınır. Deklanşöre basılan her kare, “iyi ki” cümlesinin sessiz bir karşılığı gibidir.

Gün ilerledikçe kalabalık artar, sesler çoğalır ama duygular hiç kaybolmaz. Düğün hikâyesi çekimi tam da burada anlam kazanır. Çünkü her an çekilir. Dans pistinde atılan ilk adım, dostların alkışı, gecenin ilerleyen saatlerinde ışıkların altında yakalanan bakışlar… Hepsi bir gün sonra değil, yıllar sonra bile aynı sıcaklıkla hatırlansın diyedir.

Gece çökerken İstanbul başka bir yüzünü gösterir. Işıklar yanar, Boğaz karanlığın içinden parlar. Refik ile Sıla’nın dansı artık sadece bir düğün anı değil, bir hatıraya dönüşür. Çekim bittiğinde yüzlerde yorgunluk değil, tuhaf bir mutluluk vardır. Çünkü bu hikâye sadece fotoğraflanmaz, yaşanır.

Benim için düğün fotoğrafçılığı tam olarak budur. Samimi, içten, poz vermeden, hayat olduğu gibi akarken… Gelin ve damat çekimden sonra mutlu ayrılıyorsa, o gün gerçekten tamamlanmıştır.
